MEHMET SARI

TÜRK MAHKEMELERİNİN YETKİLİ KILINMASI

YETKİ SÖZLEŞMESİ KAVRAMI

1.İÇ HUKUKTA YETKİ SÖZLEŞMESİ KAVRAMI

Bir uyuşmazlıkta hangi mahkemelerin yetkili olacağı sadece usul hukuku sorunu olmayıp, aynı zamanda tabii hakim prensibi uyarınca anayasa hukukunu da ilgilendiren bir konudur. Anayasanın 142. maddesi gereğince mahkemelerin yetkileri kanunla düzenlenir. HUMK 22. maddesi uyarınca da mahkemelerin yetkisinin kamu düzeni esasına göre belirlenmediği durumlarda, tarafların yetki sözleşmesi yapabileceği öngörülmüştür. Aslında yetki sözleşmesi tarafların kanunen yetkili olmayan bir mahkemeyi yetkili kılmak için yaptıkları bir usul hukuku sözleşmesidir.

2.   MİLLETLERARASI USUL HUKUKUNDA YETKİ SÖZLEŞMESİ KAVRAMI

 Genel olarak yetki sözleşmesi tarafların iradi olarak ihtilafların çözümleneceği mahkemeyi seçebilme imkanlarını ifade eder. Böylece, bu sözleşemeye hukuki sonuç tanındığında, ihtilaf sözleşme ile yetkisi üzerinde anlaşma yapılan mahkemede çözümlenecektir.

 Yetki sözleşmeleri ile milletlerarası yetkisi mevcut olmayan Türk mahkemeleri yetkili kılınabileceği gibi; yetkili Türk mahkemelerinin mevcut yetkisine rağmen yabancı mahkemeler de yetkili kılınabilecektir.

 HUMK’un 22. maddesi, iç hukuk açısından, yetki sözleşmelerini düzenlemiştir. Buna göre;
“mahkemenin salahiyeti intizamı amme esasına binaen tayin edilmemiş olan hallerde iki taraf bir veya müteaddid  muayyen hususa, müteallik ihtilaflarının selahiyettar olmayan mahal mahkemesinde görülmesini tahriren mukavele edebilirler. Bu halde, iş bu mahal mahkemesi o davaya bakmaktan imtina edemez.”

 Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce HUMK’un 22. maddesi milletlerarası sözleşmelere de teşmil edilmişti. Ancak anılan yasada öngörülen düzenlemeler bu nevi yorumlara ihtiyaç bırakmamıştır. MÖHUK öncesi dönemde HUMK 22. maddesindeki hükümden yola çıkarak Türk Devletler Hususi Hukuku açısından da yetki sözleşmelerinin kabul edileceği sonucuna varılmıştır. Ancak bugün için MÖHUK’ un 31. maddesinde sevk edilen hüküm ile Devletler Hususi Hukuku açısından yetki sözleşmelerinin müstakilen düzenlendiğini söyleyebiliriz:

“Yer itibariyle yetkinin kamu düzeni veya münhasır yetki esasına göre tayin edilmediği hallerde, taraflar aralarındaki yabancılık unsuru taşıyan ve borç ilişkilerinden doğan uyuşmazlığın yabancı bir devlet mahkemesinde görülmesi konusunda anlaşabilirler. Yabancı mahkemenin kendisini yetkisiz sayması halinde dava yetkili Türk Mahkemesi’nde görülür.”  

Milletlerarası özel hukuk alanında taraflara, giriştikleri akdi borç ilişkilerini belirli bir devlet  hukukuna tabi kılma serbestisi tanınmıştır. Bu ilişkilerin taşıdıkları niteliklerin sonucu olarak kabul edilen bu düzenleme kanunlar ihtilafının yerleşmiş bir kuralı olarak, bütün hukuk sistemlerinde de kabul edilmiştir. İşte sözleşme yaparken taraf iradelerine kanun seçme konusunda tanınan bu serbesti, milletlerarası yetki konusunda sözleşmeden doğacak uyuşmazlığı belirli bir mahkeme önüne getirme konusunda da tanınmıştır.

Bu durumda yabancı unsur taşıyan bazı hukuki ilişkiler için tarafların anlaşma ile yetkili Türk mahkemesi yerine yabancı bir devlet mahkemesinin yetkisini kabul etmeleri mümkün olacaktır. Yine pek tabii ki milletlerarası yetkisinin doğmadığı bir davada bir Türk mahkemesine yetki tanınması da mümkündür. Türk Hukuku bakımından bizi ilgilendiren yetkili Türk mahkemesinin yetkisini bertaraf eden ya da yetkisiz Türk mahkemesini yetkili kılan anlaşmaların geçerlilik şartları ve hukuki sonuçlarıdır. Bu çalışmada yetkili Türk mahkemelerinin yetkisini bertaraf etmeye muktedir anlaşmalardan ziyade, Türk mahkemelerine yetki veren anlaşmaların geçerlilik şartları ve sonuçları üzerinde durulacaktır.

 Milletlerarası  nitelik taşıyan hukuki ilişkilerde yetkili mahkemenin taraflarca önceden kararlaştırılması en az uygulanacak hukuk kadar önemlidir. Ancak tarafların mahkemenin yetkisini  hangi şartlarla ve hangi sınırlar dahilinde kararlaştırabilecekleri meselesi usul hukukuna ilişkindir ve usul hukukunda maddi hukukta olduğu gibi tarafların genel bir tasarruf serbestisi bulunduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. Bu hukuk dalında bir konuda taraf iradelerine açıkça etki tanınmadığı takdirde asıl olan tarafların o konuda bir anlaşma yapamamalarıdır.


İKİNCİ BÖLÜM
TÜRK MAHKEMELERİNİN YETKİSİ

1. EHVK YÖNÜNDEN TÜRK MAHKEMELERİNİN SEÇİMİ

A. Genel Olarak

Türk Hukuku milletlerarası yetki konusunda Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Kanunu ile ilk defa sistematik bir düzenlemeye kavuşmuştur. 2675 sayılı MÖHUK’un yetki konusunda ortaya koyduğu düzenleme esasen 22 Kasım 1982 tarihine kadar yürürlükte kalan Muvakkat Kanunun 4. maddesine dayanılarak geliştirilmiştir. Aslında düzenlemenin esası iç hukukun yer itibariyle yetki kaidelerinin milletlerarası yetkiyi belirleyen kaideler olarak kullanılmasından başka da bir şey değildi. Bu itibarla Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisini incelerken MÖHUK’un yürürlüğe girdiği tarihe kadar yürürlükte kalan Memaliki Osmaniyede Bulunan Tebaayi Ecnebiyenin Hukuk ve Vezaifi Hakkında Kanunu Muvakkat’ın (EHVK) 4. maddesinin incelenmesi yerinde olacaktır. Anılan kanunun ilgili maddesi aynen şöyledir:
“Tebaayı ecnebiyeye müteallik ve emvali gayrimenkuleye ait bilcümle deavi ile mevaddı sairei hukukiye ve ticariye ve cezaiye davaları tebaayi Osmaniye ile alakadar olmasa dahi mehakimi devleti aliyede kavanin ve nizamat ve usulu Osmaniyeyeye tevfikan rüyet olunur. Şu kadar ki, gayri müslim tebayi ecnebiyeye müteallik olup da, akit ve feshi nikah ve tefriki ebdan ve übüvvet ve nesep ve tebenni gibi hukuku aileye, rüşt ve mezuniyet hacir ve vesayet gibi ehliyete ve emvali menkuleye ait vasiyet ve terekelere müteallik bulunan davaların mehakimi Osmaniye’de rüyet edilebilmesi, tarafeynin birrıza müracaatına veya tebaayı Osmaniye’nin alakadar bulunmasına veyahut mehakimi Osmaniye’de derdesti rüyet davaya müteferri olmasına mütevakkıftır.”

Muvakkat Kanununun 4. maddesi Türk  mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin tayininde çok önemli bir yere sahip olmuştur. Anılan hükme göre Türk mahkemelerinin yabancılara ilişkin  olan davaların bir kısmında münhasır yetkili olduğu  diğer kısmında ise isitisnaen yetki tanındığı anlaşılmaktadır.

B. Türk mahkemelerinin Münhasır Yetkisine Giren Davalar

Türkiye’de bulunan taşınmazlara ilişkin olan ve Eşya Hukukuna giren davalar hakkında Türk mahkemeleri mutlak olarak genel yetkiyi haizdir. Eşya Hukuku alanına girmeyen ve fakat taşınmaz mallara ilişkin ihtilafların yer aldığı velayet, vesayet, mal rejimleri ve miras hukuku gibi müesseselere ait meselelerde de Türk mahkemelerinin münhasır yetkisi kabul edilip edilemeyeceği tartışılmıştır. EHVK 4. maddesi ahkamı şahsiyeye ilişkin davalarda Türk mahkemelerinin genel yetkisinin bulunmadığını kaideten kabul etmiştir. Bu itibarla, ahkamı şahsiyeye alanında yer alan velayetten, mal rejimlerinden ve miras hukukundan doğan davaların, taşınmaz mallara ilişkin olsalar dahi Türk mahkemelerinin genel yetkisi dışında bulunması gerekir.   Aksine görüşü savunmak Türkiye’de bulunan taşınmazları kapsayan ve Eşya Hukuku alanı dışında kalan davaların dahi Türk mahkemelerin görülmesi gerektiği anlamına gelecektir.

Türkiye’de bulunan yabancıların sair hukuk ve ticaret davaları da Türk mahkemelerinin salt yetkisi içerisindedir. Ancak Türk mahkemelerinin yetkisi iş bu hukuk ve ticaret davalarının   ahkamı şahsiye alanına girmeyen müesseseleri ile sınırlıdır. Aynı zamanda Türk mahkemelerinin salt yetkisi ifa mahallinin dahi Türkiye’de bulunması ile mümkündür.

C. Türk Mahkemelerine İstisnaen Yetki Tanınması

Türk mahkemeleri yabancıların ahkamı şahsiyelerine ilişkin davalar hakkında genel yetkiyi haiz değildir. Ancak Türk mahkemelerinin yetkisizliği mutlak olmayıp bu prensibi bertaraf eden istisnalar vardır. Bu istisnaların bir kısmı EHVK 4. maddesinden diğer kısmı ise içtihatlardan doğmaktadır.

Taraflar rızaları ile Türk mahkemelerinin yetkisini kabul etmeleri halinde Türk mahkemesi  bu yabancıların ahkamı şahsiyelerine ilişkin bu davayı görecektir. Taraf rızalarının açık veya sarih olmasında herhangi bir sakınca yoktur.

Bir Türk’ün ilgili bulunduğu yabancıların ahkamı şahsiye davaları hakkında Türk mahkemeleri yetkilidir. Bu hükümde alakadar kelimesinin kapsamı önem kazanmaktadır. Alakadar kelimesi sadece Türkler’in davalarda taraf olması şeklinde anlaşılmamalıdır.  Binaenaleyh, taraflardan birinin Türk olması veya mirasa taallük eden bir ihtilafta mirasçılardan birinin Türk tabiiyetinde bulunması veyahut mirasçılardan birinin Türk tabiiyetinde bulunması veyahut müteveffanın Türk tabiiyetinde, mirasçıların yabancı olması hallerinde Türk mahkemesi selahiyettar olacaktır. 

EHVK 4. maddesi Türkiye’de görülmekte olan bir davaya müteferri olan ve yabancı ahkamı şahsiyeye ilişkin olan davalar hakkında da Türk mahkemelerine yetki tanımaktadır.

Yukarıda anılan açık mahkeme hükümlerine bina edilen Türk mahkemelerinin yetkisine ilave olarak mahkeme içtihatları ile davanın kamu düzenine ilişkin olması halinde Türk mahkemelerinde görülebileceğine ilişkin olarak içtihatlar geliştirildiği gözlenmektedir. Yine Yargıtay’ın bir içtihadına göre harp hali gibi mücbir sebep dolayısıyla Türk mahkemelerinin yabancıların ahkamı şahsiyeleri alanında genel yetkiye sahiptir. 

D.  EHVK Kapsamında Türk Mahkemelerinin Seçimi

Taraf rızalarının Türk mahkemelerinin yetkisi konusunda doğuracağı etki konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Taraf iradelerinin Türk mahkemelerini genel olarak yetkili hale getirmeyeceğini iddia eden ilk görüşe göre EHVK 4. maddesi uyarınca iç hukukun yer itibariyle yetki kurallarına göre özel yetkiyi haiz Türk mahkemesi bulunmadıkça davanın Türk mahkemesinde görülmesi mümkün değildir. Bu durumda birrıza müracaat şartı gerçekleşmiş olsa dahi Türk usul hukuku kuralları gereğince özel yetkiye haiz olmayan Türk mahkemesi davaya bakamayacaktır. Münhasıran iki tarafın arzularına tabi olmayan hukuki ihtilaf söz konusu olduğundan davalının yetki itirazında bulunmamış olmasının Türk mahkemesinin yetkisini kabul ettiği şeklinde değerlendirilmesine de imkan yoktur.

Buna karşılık davalarının Türk mahkemesinde  görülmesine rıza gösteren tarafların başvurdukları Türk mahkemesinin hem milletlerarası hem de ülke içi yetki bakımından yetkili hale geleceğini kabul eden görüşler bulunmaktadır. 

EHVK’nun ilgili anılan maddesinde taraf iradelerinin ne şekilde beyan edilmesi gerektiği konusunda bir beyan yoktur. Bu durumda anılan düzenlemenin bu genel ifadesine binaen bu konuda herhangi bir şekil zorunluluğunun bulunmadığını sonucuna varılmıştır. Doktrin ve mahkeme kararları ile de benimsendiği üzere taraflar ihtilafın doğumundan önce yapacakları bir sözleşme ile bu iradelerini sarih olarak beyan edebilecekleri gibi, dava sırasında dahi beyanları ile dahi Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisine sebebiyet vermeleri mümkündür.

Ancak bu konuda davalının yetkiye itiraz etmemiş olmasının zımni bir kabul sayılıp sayılmayacağı doktrinde tartışılmıştır. Bu konudaki Nomer, Berki/Erüney ve Kuru’nun taraftar olduğu ilk görüşe göre birrıza müracaat şartı dava sonuçlanıncaya kadar mahkeme tarafından resen nazara alınır ve dolayısıyla taraflar davanın her safhasında yetkisizlik itirazında bulunabilirler.

 Diğer taraftan konuya ilişkin Göğer, Altuğ, Seviğ ve Berki’nin taraftar olduğu diğer görüşe göre ise, dava ancak davalının davanın Türk mahkemesinde görülmesine muvafakat etmediğini ilk itiraz olarak dermeyan etmesi halinde reddedilmesi gerekir.

 Ancak yukarıda açıklamalar davalının esasa cevap vermesine rağmen yetkiye ilişkin herhangi bir itirazda bulunulmadığı zaman hüküm ifade eder. Yoksa davalının davaya cevap vermediği bir durumda zımni bir rızanın mevcudiyetinden bahse imkan yoktur. Bu halde davalının mezkur davranışı davalının Türk mahkemesinin yetkisini kabul etmediği anlamında değerlendirilmelidir.

2. HUMK’A GÖRE TÜRK MAHKEMELERİNİN SEÇİMİ

A. 1982’den Önceki Dönem

1982 tarihinde yürürlüğe giren 2675 sayılı MÖHUK’tan önceki dönemde  Türk Hukuku’nda tarafların ortak iradeleri ile bir Türk mahkemesini yetkili hale getirebilmelerini düzenleyen özel bir hüküm yer almamaktaydı. Bu konudaki tek istisna da EHVK 4. maddesinde yabancıların kişi hallerine ve menkul miras davalarına ilişkin davalarda tarafların iradeleri ile Türk mahkemelerini yetkili kılabilmeleriydi.

Bu dönemde bu konuda özel bir hükmün mevcut olmaması  farklı görüşlerin ifade edilmesine zemin hazırlamıştır.  Tarafların iradeleriyle davalarını bir Türk mahkemesinde görebilmelerine hukuken yol olduğunu düşünenler EHVK’un 4. maddesinin 2. Cümlesinde kişi hallerine ilişkin ve menkul miras davaları bakımından taraflara imkan tanındığından yola çıkarak, kıyas yolu ile malvarlığı haklarına  dair davalar hakkında da taraf iradelerinin Türk mahkemelerini yetkili hale gelebileceklerini iddia etmekteydiler.   Aynı görüşe sahip diğer bazı yazarlar ise HUMK 22. sinde iç hukuka ilişkin yetki anlaşmalarının şartlarını ihtiva eden taraf iradeleri ile Türk mahkemelerinin yetkili hale gelebileceğini iddia etmişlerdir. 

B. MÖHUK Hükümlerine Göre

 1982 tarihinden sonra MÖHUK 31. maddesinde  taraf iradesi ile Türk mahkemelerinin yetkisinin bertaraf edilebilmesine imkan tanınmış, ancak Türk mahkemelerinin milletlerarası unsurlu ihtilaflar bakımından  taraf iradeleri ile yetkili kılınmasına ilişkin bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Aynı zamanda aynı kanunun 27. maddesinde genel olarak “Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin iç hukukun yer itibariyle yetki kuralları ile tayin edileceği” ifade edilmiştir. Bu durumda HUMK 22. maddesinde öngörülen şartlarla tarafların bir Türk mahkemesini milletlerarası yetkili kılması imkanının bir kanun hükmü ile tanındığı söylenebilecektir.

 HUMK 22. maddesi esasen sadece iç hukuka ait yetki anlaşmalarını tanzim etmeye yönelik olarak  sevk edilmiştir. Dolayısıyla MÖHUK  27. maddesi yollamasıyla HUMK 22. maddesi kıyasen uygulanırken HUMK 22. maddesinin iş bu özelliği mutlaka dikkate alınmalıdır. Bu nedenle, HUMK 22.maddesinde öngörülen şartların, hukuki ihtilafların milletlerarası niteliği göz önüne alınarak ve bu niteliğe uygun düşecek şekilde yorumlanması gerekir. Dolayısıyla maddede yer alan şartların milletlerarası unsurlu bir hukuki ilişki söz konusu olduğunda , farklı yorumlanması mümkün olabilecektir.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
TÜRK MAHKEMELERİNİ YETKİLİ KILAN  YETKİ SÖZLEŞMELERİ

1. GENEL OLARAK

Türk mahkemelerine yetki veren anlaşmaların şekli ve diğer geçerlilik koşulları lex fori olarak Türk usul hukukuna tabidir.  MÖHUK’ta milletlerarası nitelik taşıyan ihtilaflarda hangi şartlarla Türk mahkemesine yetki verileceği konusu düzenlenmemiştir. MÖHUK 27. maddesinde yerel yetki kurallarının milletlerarası yetkiyi de tayin edeceği öngörüldüğünden HUMK 22. maddesinin aynı zamanda Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin tesisine ilişkin şartları da ihtiva ettiği kabul edilmiştir.

Bu durumda yabancılık unsuru taşıyan ilişkilerden doğacak olan ihtilaflar açısından taraf iradelerine bağlı olarak Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin  nasıl ve hangi şartlar altında tayin edileceği HUMK 22. maddesine göre tayin ve tespit edilecektir.

Yetki sözleşmelerine sınır getirilirken farklı amaçlar gözetilmiş olabilir. Bu şartların aranmasının bir sebebi yetkilendirilen mahkemeye ilişkin olarak  taraflar arasında ortaya çıkacak sorunları önlemektir. Çünkü söz konusu şartlar yerine getirildiği takdirde, sözleşme ile yetkilendirilen mahkemenin milletlerarası yetkisi meydana gelmiş olduğundan diğer tarafın itirazları herhangi bir sonuç doğurmayacaktır.  

Aynı zamanda yetki sözleşmeleri ile sosyal ve ekonomik gücü olan tarafların zayıf olan tarafları tabii hakimlerinden uzaklaştırarak hukuki haklarını talep etmeyi imkansız kılacak bir sonuçla karşı karşıya birakma ihtimalleri de mevcuttur. Bu sebeple de yetki sözleşmelerine yansıyacak taraf iradelerine bir sınırlam getirilmiş olduğu düşünülebilir.

2. KONUSU

A. Milletlerarası Karakteri Haiz Olma

MÖHUK’ ta milletlerarası unsurunun tanımına yer  verilmemiştir. Bunun yanında milletlerarası unsurun somut olayın özelliğine göre kendini göstereceğinden de hiçbir kuşku yoktur. Bu durumda hakim bir hukuki ilişkinin mahiyetini değerlendirirken milletlerarası unsur bulunup bulunmadığını sınırları dar bir ifade çeperi içerisinde yorumlamak yerine genel kabul edilen kriterlerden yararlanabilecektir.

   İç hukuk yetki anlaşmalarını düzenlemeye yönelik bir hüküm olması nedeniyle HUMK 22. maddesinde öngörülmemiş olmakla birlikte, bir Türk mahkemesinin milletlerarası yetkisinin tayininde taraf iradesinin dikkate alınabilmesi için, öncelikle, dava konusu hukuki ilişkinin milletlerarası unsur taşıması gerekir. 

Aslında bu şekilde bir ayrıma gitmenin gerekli olmadığı da düşünülebilmelidir. Zira HUMK 22. maddesinin zaten iç hukuk kurallarının hükmettiği hukuki ilişkilere uygulanacaktır. Milletlerarası karaktere haiz olan bir hukuki ilişkide de yine anılan maddeye atıf yapıldığından, bu durumda bu şekilde bir tasnifin gerekli olmadığı ortaya çıkacaktır.

B. Kamu Düzenine İlişkin Olmama

Yetki sözleşmesine konu hukuki ilişki kamu düzeni esasına dayalı bir yetki kuralının kapsamı dışında olmalıdır. Diğer bir ifadeyle taraf iradeleri ile yetkisi kamu düzenine ilişkin bir mahkemenin yetkisinin bertaraf edilmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. HUMK’un 22.maddesinde yetki sözleşmelerine ilişkin olarak “mahkemenin salahiyeti intizamı amme esasına binaen” tayin edilmemiş olan hallerde tarafların yetki anlaşması yapabileceği öngörülmüştür. Esasen Türk hukukunda da mahkemelerin yetkisini düzenleyen kuralların  bir kısmının kamu düzeniyle ilgili olduğu kabul edilmektedir. Dolayısıyla kamu düzeni esasına dayalı bir yetki kuralının ait olduğu hukuki ilişkiler hakkında, tarafların bu yetki kuralının gösterdiği mahkeme dışında bir mahkemede dava açmaları mümkün olmayacaktır.   Aksi halde yetki sözleşmesi geçersiz olacaktır.

Yukarıda anılan hüküm iç hukuk yetki kuralları göz önüne alınarak tesis edilmiştir. Bir diğer ifade ile kesin yetkili bir Türk mahkemesinin varlığına rağmen tarafların iradeleri ile bir başka Türk mahkemesini yetkili kılmaları önlenmek istenmiştir. Ancak milletlerarası unsurlu bir yetki anlaşmasının varlığı halinde kıyasen uygulama alanı bulacak olan HUMK 22. maddesinin nasıl anlaşılması gerektiği önem kazanmaktadır. Zira bu durumda Türk hakimi yabancı bir devlet mahkemesinin kamu düzenine dayalı yetkisinin mevcudiyetini değerlendirecektir. Bu durumda iç hukuk için öngörülmüş olan HUMK 22. maddesinin milletlerarası unsur taşıyan yetki anlaşmaları için daha geniş bir yoruma tabi tutulması gereği karşımıza çıkmaktadır.

İç hukuk yetki anlaşmaları için öngörülen bu şarta, milletlerarası unsurlu bir hukuki ihtilafın söz konusu olduğu hallerde de dikkate alınmaması gerektiği ileri sürülmüştür. Nomer, genel olarak yabancı kamu düzenine dayanılmak suretiyle Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisizliğini iddia etmenin mümkün olmadığını ileri sürmüştür. Yine aynı görüşü dillendiren Sargın, seçilen mahkemenin vereceği kararın yetkisi kamu düzeni esasına dayalı mahkemenin ait olduğu devlet ülkesinde tenfiz edilme imkanı bulunmadığı için yetki anlaşmasına etki tanınmaması gerektiği yönündeki görüşü reddederken, gerekçe olarak;  seçilen mahkemenin vereceği kararın, yetkisi bertaraf edilen bu devlet ülkesinde tenfizinin şart olmadığını ve Türk mahkemelerinin vereceği bu karara dayanılarak bu devlet ülkesinde icrai bir işlem yapılacak olma ihtimali bulunsa bile, tarafların Türk mahkemesinin vereceği kararın etkisinden Türkiye’de yararlanacak olmaları, yabancı devletin bu nitelikteki kuralının dikkate alınmasını önleyeceğini göstermiştir. 

Anılan maddeyi sadece lafzıyla yorumlamak bazı sorunları da ortaya çıkaracaktır. Bu durumda Türk hakimi milletlerarası unsurlu yetki anlaşmasının geçerliliğini araştırırken yetkili olması muhtemel bütün devlet mahkemelerini, bu devletlerin yetki kurallarını ve mahiyetini bilmek veya araştırma zorunda kalacaktır. Ancak Türk mahkemesinden bu şekilde bir araştırma külfetine girmesi beklenmemelidir.

Ayrıca kendi yetki kuralımızı, yetkisi bertaraf edilmiş yabancı devlet mahkemesinin kamu düzeni esasına dayalı yetkisini tespit ederken nasıl tatbik edeceğimiz de önemli bir başka sorun olarak  karşımıza çıkmaktadır. Yabancı devlet mahkemesinin kamu düzeni esasına dayanan yetkisini kendi kamu düzeni esasına dayanan yetki kuralımızın gösterdiği şekliyle tespit etmek hiçbir şekilde mümkün olmadığı gibi bu husus Devletler Hukuku ilkeleri ile bağdaşmaz. Türkiye’nin yargı hakkını nasıl kullanacağını gösteren Türk mahkemelerinin milletlerarası yetki kurallarını bizzat yine kendisi takdir eder.

Bununla birlikte Türk hukukunda kabul edilen kamu düzenine dayalı yetki kuralları ile yabancı devlet hukukunda kabul edilen kamu düzenine dayalı yetki kuralları farklı olabilecektir. Türk hakimi Türk hukukuna göre kamu düzeninden sayılan yetki kurallarının mevcut olduğu bir alandaki hukuki ilişkiler hakkında yapılan Türk mahkemelerini yetkili kılan anlaşmaları geçerli saymayacaktır. Halbuki yabancı devlet hukuku pek tabii ki Türk hukukunda öngörülen kamu düzenine dayalı yetki kuralı kıstası dışındaki alanlarda da kamu düzenine dayalı yetki kuralları tesis etmiş olabilir.

Anılan sebeplerle seçilen Türk mahkemesi yetki anlaşmasına yetki anlaşmasına etki tanırken yetkisi bertaraf edilen veya diğer bir yabancı devlet mahkemesinin dava konusu hukuki ihtilaf bakımından sahip olduğu yetkinin niteliğini dikkate almamalıdır. Ancak yetki itirazında bulunan davalı yabancı devlet mahkemesinin somut hukuki ihtilaf bakımından kamu düzenine dayalı yetkisinin bulunduğunu, bu mevcut yetkinin dikkate alınmaması halinde zaten Türk mahkemesince verilen kararın tenfiz kabiliyetinin olmadığını ve ayrıca bu kararın icrai etkisinden yalnızca bu devlet ülkesinde yararlanılabileceğini ispatladığı takdirde Türk mahkemesi yetkisizlik kararı verebilmelidir. 

3. ŞARTLARI

A. ESASA İLİŞKİN ŞARTLAR

1. Gerçek İradenin Varlığı

Hukukun etki tanıdığı sözleşmelerin özgürce oluşmuş iradelerin karşılıklı beyanı ile kurulmuş olması gerektiği tartışmasızdır. Taraf iradesinin serbestçe oluşumunu etkileyen hallerde sözleşmelere geçerlilik tanınması mümkün değildir. Bu durumda taraflardan birinin  üstün ekonomik ve sosyal gücünün diğer taraf iradesinin serbestçe oluşumunu etkilediği hallerde yetki anlaşmasına geçerlilik tanınmaması hukukun genel ilkeleri gereğidir. Bu sebeple üstün ekonomik ve sosyal güce sahip taraf lehine yapılmış bir yetki anlaşmasının zayıf tarafın kendisi için daha iyi bir koruma getireceği bir tartışma ve müzakere ilişkisine girme fırsatının bulunmadığı durumlarda kural olarak ahlaka aykırı sayılmalı  zayıf taraf açısından bağlayıcılığı ileri sürülmemelidir.

2. Seçilen Türk mahkemesinin Belirlenebilir Nitelikte Olması

Milletlerarası unsurlu yetki anlaşmalarında da kıyasen uygulanmaya yer bulan HUMK 22. maddesinde “ihtilafların selahiyettar olmayan mahal mahkemesinde görülmesini ...” ifadesinden hareketle doktrinde yetki anlaşması ile yetkili kılınan Türk mahkemesinin açık ve kesin olarak tespit edilmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Aynı doğrultuda genel olarak Türk mahkemelerini yetkili kılan bir anlaşma geçersiz sayılmakta yetki anlaşmasında bir Türk mahkemesinin ismen belirtilmiş bulunmasının belirli olma şartının gerçekleşmesi için bir koşul olduğu ileri sürülmektedir. Yani tarafların aralarında doğacak ihtilaflarda genel olarak Türk mahkemelerine yetki tanıyan yetki sözleşmesine etki tanınmayacaktır. Bu durumda Türk mahkemelerine yetki tanıyan bir yetki sözleşmesinde mahkemenin de ismen belirtilmesi gerekecek mesela İstanbul mahkemeleri yetkilidir şeklinde bir belirtmenin olması gerekecektedir.

Ancak anılan usul kuralını uygularken belirli olma şartını iç hukuktakinden farklı bir şekilde yorumlanması gereği kendini göstermektedir. Zira taraflar genel olarak bir devletin tüm mahkemelerini yetkili kılan bir anlaşma yaptıklarında  iradeleri ile bu devletin mahkemelerini milletlerarası yetkili hale getirmekte, davaya bakacak mahkemenin tayinini de o devletin yer itibariyle yetki kurallarına bırakmaktadırlar.

Her ne kadar iç hukukun yer itibariyle yetki kurallarına göre yetkili mahkeme bulunmadıkça davacının davasını açmasının mümkün olmadığı ileri sürülebilirse de bu görüş iç hukuktaki yetki kurallarımızın yorumlanması ve uygulanması ile dahi açıkça tezat teşkil etmektedir. Zira HUMK 22. maddesinde yetki sözleşmesinde seçilen mahal mahkemesinin belirtilmesi gereği zikredilmişse de, HUMK 23. maddesinde “selahiyettar olmayan bir mahkemede aleyhine dava ikame olunan kimse esasa girişmezden evvel bu bapta itirazda bulunmazsa o mahkemenin salahiyetini kabul etmiş olur” şeklinde hüküm sevk edilerek davalı tarafın yetkiye ilişkin itirazlarını esasa girmeden bildirmemesi halinde davalının, davanın görüldüğü mahkemenin yetkisini kabul etmiş sayılacağını açıkça ifade etmiştir. Yani davacının yetkili olmayan bir mahal mahkemesinde dava açmasına hukuki bir mani yoktur. Yetkiye ilişkin varsa itirazları davalı dermeyan etmelidir.

Bu durumda Türk mahkemelerini genel olarak yetkili kılan bir sözleşmenin hemen geçersiz olduğu düşünülmemeli davacının bir Türk mahkemesinde davasını ikame etmesi durumunda davalının yetkiye ilişkin itirazları dikkate alınmamalıdır. Her ne kadar yetki sözleşmesinde Türk mahkemesi ismen belirtilmemişse de, bu konuda tarafların aralarındaki hukuki ihtilaflarını Türk mahkemeleri önünde görülmesini irade ettiklerinde bir kuşku yoktur. İç hukuka ait yetki kurallarımız da yetkili olmayan mahal mahkemesinde dava ikame edilmesini yasaklamadığına göre sadece yetki sözleşmesinde açıkça mahkeme ismi zikredilmediği için etki tanınmaması yerinde olmayacaktır.

Bununla birlikte yukarıdaki açıklamalarımız davacının, davalı açısından  en gayri müsait mahkemesinde de dava açabileceği şeklinde teşmil edilmemelidir. Zira yukarıdaki açıklamalarımızda iç hukuka ilişkin yetki kurallarının yanında taraf iradelerinin yorumuna da isnat edilmiştir. Zaten tarafların yetki anlaşması yapmaya sevk eden en önemli sebep aralarındaki somut  hukuki ilişkileri bakımından en uygun mahkemede davalarının görülebilmesini temin edebilmektir. Genel olarak da  yetki anlaşması ile taraflar, dava konusu olaya en yakın olan; en çabuk ve en az masrafla başvurabilecekleri tarafsız bir mahkemede ihtilaflarını halledebilmeleridir. Oysa davacıya  dilediği mahkemede dava açmak imkanı tanındığı takdirde, davacı içtihat ve kanaatleri en çok işine gelen mahkemeye veya davalı bakımından en gayri müsait yer mahkemesine başvurabilecektir.   Bu durumda iç hukukun yer itibariyle yetkiye ilişkin uygulamaları ile birlikte taraf iradelerinin yorumu birlikte değerlendirildiğinde davacının kötü niyetli dava ikame etmesi karşısında davalının yetkiye ilişkin itirazları kabul edilebilecek ve Türk mahkemesi anılan gerekçelerle yetkisizlik kararı verebilecektir.

    Seçilen mahkemeye ilişkin olarak ortaya çıkabilecek bir diğer sorun da, yetki sözleşmesiyle birden fazla mahkemenin yetkili kılınmış olması halinde bu yetki sözleşmesine Türk mahkemesinin etki tanımasını etkileyecek midir? Taraflar yetki sözleşmesi ile birden fazla Türk mahkemesini yetkili kılmak husussunda anlaşmış olabileceği gibi, yetkili kıldıkları bir Türk mahkemesi ile birlikte bir yabancı devlet bir mahkemesini de yetkili kılabilirler.

Tarafların birden fazla Türk mahkemesini yetkili kıldıkları takdirde iç hukuka ilişkin yer itibariyle yetki kurallarımız ve taraf iradelerinin birlikte yorumu ile yukarıda genel olarak Türk mahkemelerini yetkili kılan yetki sözleşmelerine etki tanınmasına ilişkin yaptığımız açıklamalar burada da geçerli olacaktır. Postacıoğlu aynı gerekçelerle iç hukuka ilişkin yetki anlaşmalarında dahi yetki sözleşmelerine geçerlilik tanınması gerektiğini savunmuştur.

Tarafların bir Türk mahkemesi ile birlikte bir yabancı devlet mahkemesini de yetkili kılmaları halinde, Türk mahkemesinde derdest olan davanın sadece aynı zamanda bir yabancı devlet mahkemesi de yetkili kılındığı için o yetki sözleşmesini geçersiz saymak yetki sözleşmesi akdedilirken oluşan taraf iradelerini yok saymak anlamına gelecektir. HUMK 22. maddesinin aksini kabul edecek kadar dar yorumu anılan maddenin taraf iradelerine  yetki kurallarının tesisinde etki tanımak olan amacını da bertaraf edecek niteliktedir.

3. Hukuki İlişkinin Belirli Olması

Yetki anlaşması akdedilirken bilinmeyen bir hukuki ilişkiden ya da taraflar arasında ileride  söz konusu olabilecek her türlü hukuki ilişkiden kaynaklanan ihtilafların çözümünü yabancı bir devlet mahkemesinin yetkisine tabi kıldıkları düşünülemez. Zira bu durumda hukuki bir ilişkinin dolayısıyla bir yetki sözleşmesinin doğumuna vesile olabilecek bir iradenin varlığından bahsetmeye yer yoktur.

HUMK’un 22.maddesinde “bir veya müteaddid muayyen hususa müteallik ihtilafların” halli mercii olarak tarafların mahkeme seçebilecekleri ifade edilmiştir. Böylece anılan madde ile yetki anlaşmasına geçerlilik tanınabilmesi için bu anlaşmanın ilgili olduğu hukuki ilişkilerin belirli olmasının şart koşulduğu anlaşılmaktadır.

Bu durumda tarafların mahkeme seçme imkanı ancak aralarında mevcut somut hukuki ilişki bakımından söz konusu olabilir. Zaten yetki sözleşmelerine dolayısıyla yetki kuralları konusunda taraf iradelerine etki tanınmasının en önemli sebebi tarafların somut hukuki ilişki bakımından en uygun mahkemede davalarının görülmesini temin etmeleridir. Zira somut hukuki ilişkinin olmadığı bir dönemde yapıldığı iddia edilen yetki sözleşmesinde tarafların bu yönde iradelerinin oluştuğu iddia edilemeyecektir.

Bunun yanında kural olarak ileride doğması muhtemel bir haksız fiil hakkında akdedilecek bir yetki anlaşması, geçersiz sayılacak olmakla beraber, tarafların aralarındaki mevcut veya belirlenebilir nitelikte bir hukuki dolayısıyla ortaya çıkabilecek haksız fiil taleplerinin de, ancak seçilen mahkemede dermeyan edilebileceğini öngören bir anlaşma dikkate alınabilmelidir.

4. İrade Fesadı Halleri

Tarafların Türk mahkemesini yetkili kılan iradelerini sakatlayan bir irade fesadı hali söz konusu olduğunda bu yetki sözleşmesine geçerlilik tanınmayacaktır. Taraflar hata hile ya da diğer iradeyi sakatlayan sebeplerin varlığı nedeniyle yetki sözleşmesine taraf olmuş olabilir. Türk hakimi huzurundaki davada bu şekilde bir iradeyi sakatlayan irade fesadı hallerinden birinin varlığını tespit ettiği takdirde o yetki sözleşmesine etki tanımayarak yetkisizlik kararı verecektir.

Ayrıca yetki sözleşmesinin geçerliliğinin ilgili olduğu hukuki ilişkinin geçerliliği ile bir ilgisinin bulunmadığı ileri sürülmüştür. Üstündağ hukuki ilişkinin geçerliliği ile hüküm ve sonuçlarını doğurması için aranan şartlarla, yetki anlaşmasının geçerliliği ve etki doğurabilmesine ilişkin olarak aranan şartların birbirinden farklı olduğu görüşünü savunurken yetki anlaşmasının ilgili olduğu hukuki muamelenin ayrılmaz bir parçası veya cüzü olmadığını belirtmiştir.  Bu durumda Türk mahkemesi kendisini yetkili kılan yetki sözleşmesinin ilgili olduğu hukuki muamelenin geçersiz olduğunu tespit ettiği takdirde dahi yetki sözleşmesinin de geçersiz olduğunu kabul edip yetkisizlik kararı vermemelidir. Zira taraflar somut hukuki ilişkilerindeki hukuki ihtilafları –yetki sözleşmesinin ilgili olduğu hukuki ilişkinin geçerliliğine ilişkin ihtilaflar da dahil olmak üzere- seçilen mahkemenin yargı yetkisine tabi kılmaktadırlar.

Böylece bu görüşe Türk mahkemesini yetkili kılan yetki şartını ya da bizzat yetki sözleşmesini oluşturan iradelerin oluşumunda irade fesadı hallerinden birinin olması halinde iş bu sözleşmeye etki tanınması mümkün olmayacaktır.

Kanımca yetki sözleşmesinin ana sözleşme içerisindeki konumuna göre bir değerlendirme yapılması ve ona göre esas sözleşmenin fesada uğramasının yetki sözleşmesine veya yetki şartına etkisi değerlendirilmelidir. Gerçekten de milletlerarası nitelik taşıyan anlaşmalarda yargı yeri taraflar için genelde çok önemli olmakta ve esas sözleşmenin oluşmasına etki etmektedir. Bu durumda milletlerarası nitelik taşıyan sözleşmelerin iş bu özellikleri de dikkate alınarak yetki sözleşmesinin veya yetki şartının esas sözleşme için ana unsur olduğu veya sözleşmenin akdedilmesinde çok önemli bir işlev gördüğü anlaşıldığında yetki sözleşmesi ile esas sözleşmenin ilgili olduğu sözleşmenin ayrık olduğu iddia edilmemelidir. Yetki sözleşmesinin ilgili olduğu sözleşme; iradeyi fesada uğratan hallerden birinin varlığı ile geçersiz olduğu takdirde, ayrıca yetki anlaşmasının veya yetki şartını doğuran iradelerin irade fesadı hallerinden biriyle sakatlanmış olduğu ayrıca aranmamalıdır.

5. İrade Beyanının Kapsamı

Taraflar yetki sözleşmesi yaparken aralarındaki hangi hukuki ihtilaflarını seçtikleri mahkemenin yetkisine tabi kılacaklarını da tayin ederler. Türk mahkemesini yetkili kılan bir yetki sözleşmesinin varlığı yetkinin doğumu için yeterli olmayacaktır. Bu durumda bir Türk mahkemesine yetki veren bir sözleşmede Türk hakimi dava konusu hukuki ihtilaf bakımından yetkili olup olmadığını taraf iradelerinin yorumu ile huzuruna gelen ihtilaf için de mi kastettiklerini ayrıca araştıracaktır. Eğer huzurdaki davanın tarafların bir Türk mahkemesinde görmelerini arzu ettikleri hukuki ihtilaflarının kapsamı dışında kaldığını tespit ettiği takdirde yine Türk mahkemesi yetkisizlik kararı vermelidir.

Buna karşılık davasını Türk mahkemesinde ikame eden davacının talebini, somut bir hukuki ilişkinin varlığı nedeniyle dolaylı olarak ortaya çıkan bir hukuki sebebe dayandırdığı durumlarda yetki anlaşmasına geçerlilik tanınmamalıdır. Bunun en tipik örneği haksız fiillerdir. Haksız fiilin yetki sözleşmesinin ilgili olduğu sözleşmenin ifası sırasında meydana gelmiş olmasında dahi yetki sözleşmesine yine etki tanınmamalıdır.  Meğer ki taraf iradeleri hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde aksi yöne mutabakata varmış olsun.

Bu durumda Türk mahkemesine yetki tanıyan sözleşmenin varlığına vesile taraf iradelerini dikkate almak ve irade beyanının yorumundan Türk mahkemesi huzurundaki hukuki ihtilafın Türk mahkemesinde görülmesinde taraf iradelerinin mutabakatı mevcut olduğu anlaşıldığında yetki sözleşmesine etki tanınmalıdır.


B. ŞEKLE İLİŞKİN ŞARTLAR

1. Yazılı Şekilde Yapılmış Olma

HUMK’un 22. maddesinde, tarafların aralarındaki hukuki ihtilafı, “selahiyettar olmayan mahal mahkemesinde görülmesini tahriren mukavele edebilirler” şeklinde hüküm sevk edilmiştir. Anılan maddede yetki sözleşmesinin geçerli olmasının onun yazılı şekilde akdedilmiş olmasına bağlı tutulduğu anlaşılmaktadır. Ancak sadece yazılı şekilde yapılmış olmasından bahsedilmesi ve bu konuda başkaca hiçbir hüküm sevk edilmemiş olması bir Türk mahkemesini   yetkili kılan sözleşmenin yazılı olmasından ne anlaşılması gerektiğinin genel kurallara bırakıldığını göstermektedir.

Bu konuda BK’nun 11. maddesinin kanunda öngörülen şeklin kapsam ve etkisi hakkında başkaca bir hüküm bulunmadığı hallerde, sözleşmenin bu şekle riayet edilmedikçe sahih olmayacağı hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla HUMK’ ta öngörülen yazılı olma şartının bir sıhhat şartı olduğundan şüphe etmemek gerekir.

Türk mahkemelerini yetkili kılan yetki sözleşmelerinde de kıyasen uygulama alanı bulacak olan ilgili anılan madde uyarınca yazılı olma şartı aranacak mıdır? HUMK 22.’de yer alan bu şekil şartı, milletlerarası unsurlu ilişkilerde hukuki güvenlik ve belirliliği sağlayacak ve milletlerarası ticaret hayatının icaplarına uygun düşecek şekilde yorumlandığı takdirde, yazılı olarak yapılan veya sözlü şekilde yapılmakla beraber yazılı bir belge ile ispat edilebilen yetki anlaşmaları ile, milletlerarası ticaret hayatında cari teamül ve adetlere uygun şekilde  yapılan yetki anlaşmalarının şeklen geçerli olacağı kabul edilmelidir.   

Bu durumda Türk mahkemesini yetkili kıldığı ileri sürülen yetki sözleşmesinin yazılı olmasını katı yorumlamamak gerekmektedir. Yazılı olmamakla birlikte bazı diğer yazılı belgelerle de tarafların bu yöndeki iradeleri tespit edilebiliyorsa Türk hakimi o sözleşmeye etki tanımalıdır. Ancak yetki sözleşmesinin geçerli sayılması için her iki tarafın değil de sadece yetki anlaşması kendisine karşı ileri sürülen tarafın  imzasının bulunuyor olmasını yeterli kabul eden görüşü doğru bulmuyorum.   Anılan görüş; bir tarafın, icabı ile sürekli bağlı kalmasını veya karşı tarafın icapta bulunanın icabını elinde sürekli bir koz olarak bulundurmasına imkan verecek bir yaklaşımdır. Halbuki geçerli bir sözleşmeden bahsedebilmek için aranan asgari şart tarafların bir Türk mahkemesini yetkili kıldıklarına dair herhangi bir ihtilafın olmamasıdır. Bir tarafın usulüne uygun bir şekilde karşı tarafa bildirdiği icabına makul bir süre içinde karşı tarafın kabulü ile karşılık gelmezse artık icapta bulunanın icabı ile bağlı olduğunu düşünmek hukuk mantığı ile bağdaşmayacaktır.

2. Yargılama Sırasından Yetkinin Doğumu

Her ne kadar HUMK’un anılan maddesinde  yetki sözleşmesinin yazılı şekilde yapılması öngörülmüşse de yine hemen aynı maddeden sonra gelen maddede; yetkili olmayan bir mahkemede aleyhine dava ikame olunan kimsenin esasa girmeden önce davanın görüldüğü mahkemenin yetkisine itirazda bulunmazsa, davanın görüldüğü mahkemenin yetkisini kabul etmiş sayılacağı hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla bir Türk mahkemesinde ikame edilen bir davada Türk hakimi hemen yetkisizlik kararı vermemesi gerekir. Zira davalı tarafından süresi içerisinde yetki itirazında bulunulmadığı takdirde Türk mahkemesi somut hukuki ihtilaf bakımından yine yetkili hale gelecektir.

Usul hukukunda davanın esasına girişilmezden evvel taraf teşkilinin tamamlanması ve belirtilen süreler içerisinde bir layihalar teatisi öngörülmüştür. Dolayısıyla dava dilekçesi ile muhatap olan taraf davanın esasına ilişkin cevaplar verebileceği gibi öncelikle yetkiye ilişkin itirazlarda bulunabilecektir. Davalının yetkiye ilişkin itirazı mahkemece öncelikle ve esasa girişilmezden evvel incelenerek sonuçlandırılacaktır.  Ayrıca  HUMK’ ta davalı tarafa tayin olunan süre içinde cevap vermesi müşkül olacaksa veya olağanüstü bir sebebe binaen mümkün olmadığı anlaşılırsa ilave süre verilebileceği belirtilmiştir.  
Bu durumda dava dilekçesini tebellüğ eden davalı davaya cevap verebileceği gibi, yetkiye ilişkin itirazlarını da bildirebilecektir. Ancak sadece davaya cevap vermekle yetinip yetkiye ilişkin hiçbir itirazda bulunmazsa Türk hakimi davalının Türk mahkemesinin yetkisine itiraz etmemesini zımni bir yetki sözleşmesinin varlığına karine sayıp davayı görmeye devam edecektir. Davalının cevap dilekçesinde hem Türk mahkemesinin yetkisine ilişkin itirazlar hem de davanın esasına ilişkin cevaplar mevcutsa; davalının sadece davanın esasına ilişkin beyanlarından mahkemenin yetkisini kabul ettiğinin kabulü mümkün değildir.

Davalı yetkiye itiraz etmeden esasa ilişkin cevaplar vermişse  davalı Türk mahkemesinin yetkisini kabul etmiş sayılacaktır. Burada bir yetki sözleşmesinin olmadığı aksine tarafların usuli muamelelerine Türk usul Hukukunun bağladığı bir sonuç vardır. Nomer ve Çelikel Türk mahkemesinin yetkisinin baştan taraf iradesine dayanan bir yetki sözleşmesi ile kurulmadığı, ancak HUMK 23. maddesi gereği doğduğunu haklı olarak ileri sürmüşlerdir.

İç hukuk yetki kuralları gereği davalıya tebligat yapılmasına rağmen davalı duruşmalara gelmiyorsa mahkemenin yetkiye ilişkin bir karar almasına gerek kalmadan davaya devam olunabilecektir. Ancak milletlerarası unsur taşıyan bir yetki anlaşmasına aynı etkiyi tanımak mümkün değildir. Bu durumda  usulüne uygun bir tebligata rağmen davaya gelmeyen davalının bu davranışının zımni bir kabul yorumlanamaz. Davalının bu olumsuz davranışı aralarındaki hukuki ihtilafın halli makamı olarak Türk mahkemenin yetkisini de tanımadığı anlamını taşımaktadır.  
 
C. KABULÜNE İLİŞKİN ŞARTLAR

1. İlgi Bağının Varlığı

Tarafların Türkiye ile hiç ilişkisi olmayan hukuki ihtilaflarını da iradeleri ile Türk mahkemeleri önünde getirebilmeleri mümkün olabilmelidir. Doktrinde çoğunlukla benimsenen görüşe göre kanun koyucu Türk mahkemelerinin milletlerarası yetkisinin sadece taraf iradelerine bağlı olarak doğabileceğini genel olarak kabul etmiştir.

Gerçekten de taraflar tarafsız bir mahkeme olduğunu düşünerek Türkiye ile hiçbir ilgisinin bulunmamasına rağmen aralarındaki hukuki ihtilaflarını Türk mahkemeleri önünde görülmesini arzu edebileceklerdir. Bu durumda Türk hakimi huzurundaki hukuki ihtilafın Türkiye ile hiçbir ilgisinin olmadığını gerekçe göstererek yetkisizlik kararı veremeyecek; aksine iş bu mahal mahkemesi o davaya bakmaktan imtina edemeyecektir. 

2. Yabancı Ülkede Tenfizi İmkanı

Türk mahkemesinin vereceği bir kararın yabancı bir ülkede tenfizi imkanının bulunmaması kural olarak yetki sözleşmesine etki tanınmasının bir şartı değildir. mahkemenin yetkisi ile  verdiği kararın yabancı bir ülkede tenfiz kabiliyeti ayrı konulardır ve ayrı değerlendirilmelidir. Ayrıca tarafların Türk mahkemesinin vereceği karardan Türkiye’de veya tenfiz imkanı bulunan bir başka yabancı ülkede faydalanma imkanı olduğu gibi, kararın verileceği ana kadar söz konusu yabancı ülkede de tenfiz şartları oluşabilecektir.  Her şeye rağmen, Türk mahkemesinin vereceği hükmün hukuki etkisinden ne Türkiye’de ne de tanıma ve tenfiz şartlarına bağlı olarak yabancı bir devlet ülkesinde  yararlanılmayacak olduğu istisnai bazı hallerde, yetki anlaşmasına rağmen, davanın Türkiye’de görülememesi gerekir. 

 


KAYNAKLAR

Akıncı, Z  Milletlerarası Usul Hukukunda Yetki Sözleşmesine Dayanan Yabancı Derdestlik, Ankara 2002
Altuğ, Y  Türk Milletlerarası Usul Hukuku, 3. Baskı, İstanbul 1983   
Aybay, R  Yasa Çatışması Hukuku, İstanbul 1998     
Çelikel, A.  Milletlerarası Özel Hukuk, 3. Baskı, İstanbul 1992    
Ekşi, N  Türk Mahkemelerinin Milletlerarası Yetkisi, 2.  Bası    
Göğer, E  Devletler Hususi Hukuku, 3. Baskı, Ankara      
Kalpsüz, T  Selahiyet Mukavelesi, 1956      
Kuru, B  Medeni Usul Hukuku, 9. Baskı, Ankara 1997    
Nomer, E  Devletler Hususi Hukuku, 9. Baskı, İstanbul 1998    
Postacıoğlu, İ.E. Medeni Usul Hukuku Dersleri, B.6 İstanbul 1975    
Sargın, F  Milletlerarası Usul Hukukunda Yetki Anlaşmaları, Ankara 1996   
Seviğ, VR Türkiye'nin Devletler Hususi Hukuku Kuralları Bakımından Mahkemenin Akitle Tayin Edilmesi   

Üstündağ, S Medeni Yargılama Usulü, 6. Baskı İstanbul 1997